Türkiye’de eğitim sistemi, uzun yıllardır yalnızca akademik başarıyla değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve idari beklentilerin de merkezinde yer alıyor. Okullar, çocukların yetiştiği en güvenli ve en organize kamusal alanlar olduğu için farklı kurumların iş birliği yapmak istediği doğal bir zemin haline geliyor. Ancak son yıllarda bu iş birliklerinin sayısı ve yoğunluğu, eğitim camiasında ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor: Okullar asli görevlerinden uzaklaşıyor mu?
Kaymakamlıklar, valilikler, Aile ve Sosyal Hizmetler, Gençlik ve Spor, Diyanet ve daha birçok kurum; projeler, yarışmalar, farkındalık etkinlikleri ve kampanyalar için çoğu zaman okulları birincil uygulama alanı olarak görüyor. İlk bakışta bu çalışmaların önemli bir kısmı öğrencilerin çok yönlü gelişimini destekleme amacı taşıyor. Ne var ki sahadaki öğretmenler ve yöneticiler, art arda gelen yazıların ve zorunlu tutulduğu hissedilen etkinliklerin artık yönetilemez bir yoğunluğa ulaştığını ifade ediyor.
Bir öğretmenin en temel görevi, nitelikli eğitim-öğretim sürecini planlamak ve yürütmektir. Ders hazırlığı, ölçme-değerlendirme, bireysel öğrenci takibi ve rehberlik gibi zaten yüksek dikkat ve emek gerektiren sorumlulukların yanına her gün yeni bir proje eklendiğinde, öğretmenin odağı kaçınılmaz olarak bölünüyor. Eğitimciler, “yetiştirilmesi gereken evraklar ve raporlar mı, yoksa yetiştirilmesi gereken öğrenciler mi daha öncelikli?” sorusunu daha sık sormaya başlıyor.
Sorunun bir diğer boyutu da karar mekanizmasında ortaya çıkıyor. İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin, yerel talepler karşısında dengeleyici bir rol üstlenmesi beklenir. Ancak bürokratik yapı içinde çoğu zaman bu taleplere “hayır” demek kolay olmuyor. Sonuçta her proje kendi içinde değerli görünse de toplam yük, okullar üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor.
Burada asıl tartışılması gereken nokta, kurumlar arası iş birliğinin gerekliliği değil; bu iş birliğinin sınırlarıdır. Eğitim sistemi, her toplumsal ihtiyacın çözüm alanı haline geldiğinde, kendi merkezini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Okullar; kampanya yürütülen, veri toplanan veya görünürlük sağlanan alanlar olmaktan önce, öğrenmenin gerçekleştiği kurumlardır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu noktada daha seçici ve filtreleyici bir yaklaşım geliştirmesi gerektiği yönündeki beklenti giderek güçleniyor. Her önerilen proje doğrudan okullara yönlendirilmek yerine; pedagojik katkısı, uygulanabilirliği ve öğretmen iş yüküne etkisi açısından titizlikle değerlendirilmelidir. Az ama etkili çalışmalar, çok sayıda yüzeysel etkinlikten her zaman daha değerlidir.
Ayrıca öğretmenlerin mesleki motivasyonu da göz ardı edilmemelidir. Sürekli artan görevler, öğretmenlik mesleğinin özünü gölgelediğinde; bu durum yalnızca eğitimcileri değil, doğrudan öğrencilerin öğrenme kalitesini de etkiler. Öğretmen sınıfta ne kadar güçlü ve odaklanmışsa, eğitim sistemi de o kadar güçlüdür.
Elbette eğitim, toplumdan bağımsız düşünülemez. Fakat eğitim kurumlarının “herkes için uygun platform” olarak görülmesi yerine, kendi önceliklerini koruyan müstakil bir yapıya sahip olması gerekir. İş birliği yapılacaksa bile bu, eğitimin ritmini bozmayacak ölçüde ve planlı şekilde gerçekleşmelidir.
Bugün gelinen noktada sorulması gereken soru nettir: Okullar her projenin uygulama sahası mı olacak, yoksa öğrencilerin öğrenme hakkını merkeze alan bir denge mi kurulacak? Eğitim sisteminin sürdürülebilirliği, bu soruya verilecek cevapta gizlidir.
Milli Eğitim’in gücü, üzerine yüklenen görevlerin sayısıyla değil; öğrencisine ayırabildiği zaman ve nitelikle ölçülür. Belki de artık en çok ihtiyaç duyulan şey, eğitim kurumlarının asli görevine yeniden odaklanmasını sağlayacak güçlü bir “dur” diyebilmektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Pedagoji Defteri
Milli Eğitim Bakanlığı Mı Proje Bakanlığı Mı ?
Milli Eğitim Bakanlığı Mı
Proje Bakanlığı Mı ?
Türkiye’de eğitim sistemi, uzun yıllardır yalnızca akademik başarıyla değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve idari beklentilerin de merkezinde yer alıyor. Okullar, çocukların yetiştiği en güvenli ve en organize kamusal alanlar olduğu için farklı kurumların iş birliği yapmak istediği doğal bir zemin haline geliyor. Ancak son yıllarda bu iş birliklerinin sayısı ve yoğunluğu, eğitim camiasında ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor: Okullar asli görevlerinden uzaklaşıyor mu?
Kaymakamlıklar, valilikler, Aile ve Sosyal Hizmetler, Gençlik ve Spor, Diyanet ve daha birçok kurum; projeler, yarışmalar, farkındalık etkinlikleri ve kampanyalar için çoğu zaman okulları birincil uygulama alanı olarak görüyor. İlk bakışta bu çalışmaların önemli bir kısmı öğrencilerin çok yönlü gelişimini destekleme amacı taşıyor. Ne var ki sahadaki öğretmenler ve yöneticiler, art arda gelen yazıların ve zorunlu tutulduğu hissedilen etkinliklerin artık yönetilemez bir yoğunluğa ulaştığını ifade ediyor.
Bir öğretmenin en temel görevi, nitelikli eğitim-öğretim sürecini planlamak ve yürütmektir. Ders hazırlığı, ölçme-değerlendirme, bireysel öğrenci takibi ve rehberlik gibi zaten yüksek dikkat ve emek gerektiren sorumlulukların yanına her gün yeni bir proje eklendiğinde, öğretmenin odağı kaçınılmaz olarak bölünüyor. Eğitimciler, “yetiştirilmesi gereken evraklar ve raporlar mı, yoksa yetiştirilmesi gereken öğrenciler mi daha öncelikli?” sorusunu daha sık sormaya başlıyor.
Sorunun bir diğer boyutu da karar mekanizmasında ortaya çıkıyor. İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin, yerel talepler karşısında dengeleyici bir rol üstlenmesi beklenir. Ancak bürokratik yapı içinde çoğu zaman bu taleplere “hayır” demek kolay olmuyor. Sonuçta her proje kendi içinde değerli görünse de toplam yük, okullar üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor.
Burada asıl tartışılması gereken nokta, kurumlar arası iş birliğinin gerekliliği değil; bu iş birliğinin sınırlarıdır. Eğitim sistemi, her toplumsal ihtiyacın çözüm alanı haline geldiğinde, kendi merkezini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Okullar; kampanya yürütülen, veri toplanan veya görünürlük sağlanan alanlar olmaktan önce, öğrenmenin gerçekleştiği kurumlardır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu noktada daha seçici ve filtreleyici bir yaklaşım geliştirmesi gerektiği yönündeki beklenti giderek güçleniyor. Her önerilen proje doğrudan okullara yönlendirilmek yerine; pedagojik katkısı, uygulanabilirliği ve öğretmen iş yüküne etkisi açısından titizlikle değerlendirilmelidir. Az ama etkili çalışmalar, çok sayıda yüzeysel etkinlikten her zaman daha değerlidir.
Ayrıca öğretmenlerin mesleki motivasyonu da göz ardı edilmemelidir. Sürekli artan görevler, öğretmenlik mesleğinin özünü gölgelediğinde; bu durum yalnızca eğitimcileri değil, doğrudan öğrencilerin öğrenme kalitesini de etkiler. Öğretmen sınıfta ne kadar güçlü ve odaklanmışsa, eğitim sistemi de o kadar güçlüdür.
Elbette eğitim, toplumdan bağımsız düşünülemez. Fakat eğitim kurumlarının “herkes için uygun platform” olarak görülmesi yerine, kendi önceliklerini koruyan müstakil bir yapıya sahip olması gerekir. İş birliği yapılacaksa bile bu, eğitimin ritmini bozmayacak ölçüde ve planlı şekilde gerçekleşmelidir.
Bugün gelinen noktada sorulması gereken soru nettir: Okullar her projenin uygulama sahası mı olacak, yoksa öğrencilerin öğrenme hakkını merkeze alan bir denge mi kurulacak? Eğitim sisteminin sürdürülebilirliği, bu soruya verilecek cevapta gizlidir.
Milli Eğitim’in gücü, üzerine yüklenen görevlerin sayısıyla değil; öğrencisine ayırabildiği zaman ve nitelikle ölçülür. Belki de artık en çok ihtiyaç duyulan şey, eğitim kurumlarının asli görevine yeniden odaklanmasını sağlayacak güçlü bir “dur” diyebilmektir.